TAŞ, YERKÜRENIN ESASINI OLUŞTURAN TEMEL MADDE. YERÜSTÜNE ÇIKTIĞI VE INSAN KÜLTÜRÜ ILE KARŞILAŞTIĞI ANDA ISE SAYISIZ FARKLI ŞEKLE BÜRÜNÜYOR. İHSAN BILGIN’LE BIR SANATÇI ATÖLYESINDEN, ALPLER’DE BIR KAPLICAYA, LOS ANGELES’IN UÇSUZ BUCAKSIZ ÇÖLÜNDEN, İSPANYA’NIN KUZEYINDEKI KATALAN BÖLGESININ FRANSA SINIRINDAKI PORTBOU SINIR VE KIYI KASABASINDAKI BIR ANIT MEZARA UZANAN IZLER ÜZERINDEN TAŞIN HALLERINI KONUŞTUK:
PARÇASINDAN DA ÖTE, TAŞ SONUÇTA DÜNYANIN ESASI…
NAE: Serbestiyet.com’da yayınlanan “Taşın Sırrı” adlı yazınızda Anish Kapoor’un işlerinden bahsediyorsunuz. Yazıda dikkatimi çeken bir izlek var: Bir taraftan Anish Kapoor’un işlerinde taşın verili doğasını gördüğümüzü söylüyorsunuz. O kadar ki, iş sanatçının atölyesine ‘atölye’ değil ‘taş ocağı’ demeye kadar varıyor. Taşın doğadan kopmamış, kültürün içine henüz girmemiş haliyle oldukça özsel hatta bu anlamda biraz dilsiz diyebileceğimiz bir kendiliği var. Taş, doğal dünyanın ayrılmaz parçası. Metropol hayatında çok fazla karşılaşamadığımız ve hatırlayamadığımız bir varoluş bu.
İB: Parçasından da öte, taş sonuçta dünyanın esası… Bütün yerküreyi tartabilsek, herhalde çok büyük bir dilimi taş çıkacak değil mi? Dünya taş aslında; evren de… Meteorlar, asteroidler uzayda dolaşan avare taşlar değil mi? Anish Kapoor, yerkürenin esasen taştan oluşmuşluğunun farkına varıp bu sırrı çözmek üzere, kültür üzerinden dolanarak değil de, sanki yerin kendisine bir kuyu açıp derinliğine gidiyor ve çeşitli tabakalarda karşılaştığı farklı taşları keşfede keşfede iniyor arzın merkezine doğru. Hatta dümdüz inmeyip zikzak çiziyor ki o hatta denk gelmeyecek cinsleri de keşfetsin. Tabii keşif dediğimiz de her sanatçıda olduğu gibi bir işlem demek. Yani rastladığı taş türlerini işleyerek direncini, kapasitelerini deneyerek devam etmiş yoluna. Bunu hissetmiştim sergiyi gezerken ve yazıda da anlatmaya çalışmıştım. Hatta özellikle oniksler söz konusu olduğunda olağanüstü kullandığı ışık da, yeryüzündeki çatlaklardan sızan ışığın aşağının karanlığına yansıyışını hayal ettirmişti. Genelde öz diye bir şey olduğunu düşünmediğimden, taşın özü ifadesini telaffuz etmem doğru olmaz, töz ya da cevher gibi kavramlarla daha rahat ederim. Taşın sırrı diyelim daha iyi. Kapoor ortada ilgilenmeye değer bir sır olduğunu en azından görünür kılıyor. Sergiyi dolaşınca taşın sırrının içinde dolaştığımızı hissediyorduk. Her sanatçı gibi, bize doğrudan bir şey söylemese de biz onun ortaya çıkardığı, o olmasaydı farkında olamayacağımız dünyanın bir hali içerisinde davranıyorduk.
DÜNYANIN EN SAĞLAM MADDELERINDEN BIRI DE DAYANAMADI DEĞIŞIMIN HER ŞEYI ENKAZA DÖNÜŞTÜREN BU HIZINA.
NAE: Kapoor bir taraftan taşı olabildiğince “kendinde olduğu halinde” veriyor, diğer taraftan da müdahaleleriyle bir biçim giydiriyor ona.
İB: Evet, özellikle oniks taşının ışık geçirmesi üzerine gitmiş “Kör” isimli işinde. Sergide olmamasına rağmen katalogla bile en çok etkilendiklerimdendi. Çağımızda her şey o kadar kırılgan ki, taş da nasibini alıyor bundan. Fiziksel olarak kırılgan olması değil kastettiğim. Bir anımı anlatayım: Mimarlığa yeni başladığım 80’lerin başında iki tane epifani anım vardır unutmadığım. Epifaniyi1 aydınlanma yani kavrayışla ilgili kısmıyla değil uyarılarak büyülenme anlamıyla kullanmış olayım. Bunlardan bir tanesi: Yüksek Kaldırım’ın tepesinde Pera tarafına yakın dükkanlardan birinde bir ahşap kaplamacı vardı, İsak Benveniste. Eminim hala vardır. Dükkana girince küçükken annemle gittiğim kumaşçıları hatırlardım. Kumaş toplarını açar gibi seriyor önümüze kaplamaları. Kaplama dediğin meşedir, maundur, cevizdir, herkes onları bilir. Bu dükkana gidiyoruz, bize yeni gelen kaplamaları çıkarıyor. Çok büyüleyenlerden biri radika idi. Ağacın kökünden çıkma bir kaplama. Çok güzel budak veriyor. Onlarla çok iş yaptım hatta bazı işlerimin çok beğenilmesini kendi hünerimden çok o malzemelere bağlayabilirim. İşte o epifani anlarından biri o dükkandaki kaplamalara bakarken ki anımdır. Hele bir seferinde küçük budaklı kökler getirmişti ve malzeme bir de renklendirilmişti; beyaz, uçuk mavi ve pembe. Pek suni gözükmeden renklendirmeyi becermişler. Bir de çok iyi bir cilacım vardır, Abdullah Usta, İstanbul’un en iyi cilacısı. O kaplamalardan parçalar alıp suntalara kaplatıyoruz, birer cam gibi cila, büroya gelenler gözlerini alamıyor “Nedir bunlar?” diye.
NAE: Malzeme mekânın oluşumunda sizce bu denli önemli yani…
İB: Malzeme bu işin esası. Yeni büro açmışız, malzeme tanımaya çalışıyoruz, yeni malzemeler de keşfetmeye çalışıyoruz ki bu Benveniste’nin köklerini ilk keşfeden bizim büroydu. İkincisi de tahmin edeceğin gibi taşla ilgili. Günün birinde bir taş ustası elinde A4 boyutunda, güzel de parlatılmış granitlerle geldi. Bu dediğim 80’lerin başında, granit denince bildiğimiz yegane cins yollara döşenen küp şekilli taşlar, o koyu gri beyaz benekli. Adam dizdi masaya, beji, kırmızısı, siyahı, ikişer renklisi, Nero’yu unutamam, simsiyah, gözümü alamadığım bir taş. Yine dizdik. Her gelen giden onlara bakıyor, şöyle düşünmemek elde değil: “Bunlarla ne yapsan dünyayı devirirsin”. Bizi Tuzla civarında bir yere götürdü. İtalya’dan gelmiş bu oda büyüklüğünde taşlar var. Her biri ayrı cins granit. Plakalar halinde kesip istifliyorlar. Önümüzde koskoca plakayı hortumla ıslatıp cilalı halini gözümüzde canlandırıyorlar.ZumtŞu duvar büyüklüğünde bir parça düşün, cilalanmış gibi bir çıkıyor ortaya. “Bu iş ne kadar kolay artık” diyorsun. “Bunlarla ne yapsan iyi ve cazip olacağı garanti.” Aradan yıllar geçti. Geldik 90’ların AVM dünyasına. Bana şimdi “AVM nedir” diye soracak olsan globalizm, neoliberalizm, vs. gibi birkaç malum kavramın ardından söyleyeceğim granit ve paslanmaz çelik olurdu. O beni akvaryumdaki tropik balıklar misali büyülemiş granit çeşitlerinin geldiği yere bak! En ortalama standardın klişesi olup çıkmış. Öyle asır falan değil aradan 30 yıl geçmiş hepsi o. İnanır mısın onları bir yerde döşenmiş görünce oranın vasat bir yer olduğuna hükmediyorum artık. Kırılganlıkla kastettiğim buydu. Dünyanın en sağlam maddelerinden biri de dayanamadı değişimin her şeyi enkaza dönüştüren bu hızına.
ZUMTHOR HAMAMDA DA TAŞI DOĞADA DURDUKLARI JEOLOJİK KATMANLAR ŞEKLİNDE YIĞMIŞ. BEN ÖNCE MALZEMEYİ DÜŞÜNÜRÜM DİYOR.
NAE: Burada söz konusu olan taş, yani doğal nesne, kültürel filtrelerden geçerek bir şekilde salt görüntüye dönüşüyor galiba. Kendi hakiki nitelikleri için değil de simgeledikleri için rağbet görmeye başlıyor. Öyle bir şekilde kullanılıyor ki, granit görünümlü herhangi bir kaplama ile gerçek granit sanki aynı etkiyi verecek gibi. Buradan doğaltaşın yoğun bir biçimde kullanıldığı bir yapı olarak Peter Zumthor’un Vals Thermal’ine bağlasak konuyu. Orada betonarme bir yapı var fakat yapının tüm yüzeyleri doğal taş ile kaplı. Öyle ki taştan başka şeye dokunmuyoruz.
İB: Ama orada taşı sahiden üst üste yığıyor biliyorsun. Sırf kaplama değil. Bütün duvar o taşların üst üste yığılmasından oluşmuyor tabii, ama ince ince kaplamalar da değil onlar, derinliği var gördüğümüz ince kesitinin. Zumthor’un o bizi her zaman büyüleyen ortamı yaratırken çok kullandığı bir strateji bu, istifleme tekniği. Malzemenin yoğunluğundan yararlanıyor. Hangisi olursa olsun etkileyici olabilecek bir malzemeyi iyice sıkıştırarak o malzemenin cazibe potansiyelini fenomenal bir şekilde ortaya çıkarıyor. İsviçre pavyonunda ahşapları yığdı, üstelik çok radikal bir tavırla depolardaki gibi istifledi, aynı şekilde. Hamamda da taşı doğada durdukları jeolojik katmanlar şeklinde yığmış. Ben önce malzemeyi düşünürüm diyor. Madde, mimarisinde çok önemli bir yer tutuyor. Hamamın su olduğu kadar taş demek de olduğunu çok iyi anlayıp atmosferi öyle kurmuş. Suyun sıvı ve buhar haliyle taşın plak ve kesit hali, o kadar, başka şey yok. Sıcak su ve su buharı hafif sarhoş eder insanı, taşa temas da onun ayrılmaz parçasıdır. Zumthor’un da Termal Vals’in bir odası;climases duyusu odası için yaptırdığı bir ses işi var, beste diyelim. İşin adı “Taş ve Su”. Biliyorsun bu yapı hepsi birer duyuya hitap eden kovuklardan oluşuyor. Bir ses odası var mesela, suyun içinden değil açıktan girilen. İçeride odanın iki yanına dayanmış iki yatak var. O yataklara uzanmaktan başka yapabileceğin hiçbir şey yok içeride. İçerideki duvarların hepsi o sünger üzeri seyrek dokulu kumaş malzemeyle kaplanmış: Dev bir hoparlörün (speaker) içine girmiş gibi oluyorsun. Uzanıyorsun ve tüm duvarlardan “taş ve su” adı konmuş o sesler geliyor. İçinde hiç su olmayan bir kovuk ama duvarlardan ses olarak geliyor, yüzlerce, binlerce su damlasının suyun ve taşın üzerine düşme sesleri bunlar. Bazen suyun içine bazen taşın üstüne düşüyorlar. Bunu sesle canlandırmış. Binlerce damla. Doğada öyle şeyler oluyor mutlaka ama bunu yakalayıp algılayamazsın. Şöyle düşünmüştüm, bir çağlayan/şelale yükseklerden kayaların bulunduğu bir denize akarken, gürültüyle değdiği yüzeyin kıyısında bir kovuk bulup saklanmışsın, o gürültülü selin içine sığmayıp kenarından teker teker damlayan bir damarın, izin sesini duyuyorsun adeta. Duyamadığın bir gürültüden arda kalan kırılgan bir çatlağın sesi sanki bu. İşte bir odaya değil sesin içine, ses kaynağının içine giriyorsun derken kastettiğim buydu. O odada uzanıp, dört taraftan gelen bu sese bırakıyorsun kendini, suyun kendisi olmasa da binlerce damlanın düşme sesi olarak var. Basıp gördüğün dokunduğun taş da yörenin, Alplerin o gri-yeşil taşı. Hamamın su ve taş olduğunu anlamış ve bunu çarpıcı şekilde yeniden kurgulamış. Orada geçirdiğimiz birkaç günün ne kadar yatıştırıcı ve huzur verici bir deneyim olduğunu anlatamam.
“İŞTE TAM BURASI TAŞIN SAVAŞI KAZANDIĞI EŞİK, LOS ANGELES OKYANUSUN SUYUYLA ÇÖLÜN TAŞININ SAVAŞ ALANIDIR, BİR İKLİM SAVAŞI ALANIDIR”
NAE: Doğal taş ile ilgili başka bir anınız var mıdır?
İB: Taşla ilgili çarpıcı bir anım da şu, bu granit macerasından daha fazla bile etkilenmiştim: Los Angeles Pasifik okyanusuyla Kuzey Amerika’nın yaklaşık yarısını kaplayan Rocky Mountains kayalık bir peyzajının arasında yer alıyor. Batısında dünyanın en büyük boşluğu Pasifik, ki karşısında Doğu Asya kıyıları olduğunu düşünmek de yeterince çarpıcı, bu içi su dolu boşluğun nemini düşün. Zaten Los Angeles denince hep bu palmiyeli plaj voleybollu Pasifik sahili gelir akla, Santa Monica, Venice falan. Öte taraf ise uçsuz bucaksız bir kayalık, şu “vahşi Batı” denen yerler, kaktüsten başka canlının yeşeremediği yalnız kovboylar diyarı. Bomboş, uçsuz bucaksız suyun yerine bu kez de uçsuz bucaksız taş. Bizi oraya götüren arkadaşım yolun kenarında durup ”inin!” dedi. Arabaya Antalya gibi, İstanbul’un Ağustosu gibi bir iklimde binmiştik, bir indik, Ankara veya Kayseri’deyiz yani Orta Anadolu steplerindeyiz. Orta Anadolu ne söz, kupkuru bir buzdolabı adeta. “İşte tam burası taşın savaşı kazandığı eşik” dedi, ondan indirmiş. “Los Angeles okyanusun suyuyla çölün taşının savaş alanıdır, bir iklim savaşı alanıdır” dedi, kimse böyle bir şey söylememişti daha önce, böyle aniden deneyimlemek çok daha etkileyici oldu. Devasa ölçekli bir taş ve su deneyimiydi bu da. Dağlık tepelik geniş bir alan düşün. Ova gibi ama orta karar tepelik yükseltilerle kurulu olsun, hepsi taş ve içindeki bir asfaltın üzerinde Doğu’ya doğru gidiyorsun. Sonra şu Sting’in şarkısı “Desert Rose LA” piyasaya çıkıp kulağıma çalınınca “İşte dedim, nihayet bu şehrin sırrına işaret eden bir tını” ama sonra klibini izleyip çöl ile kastının Arap fantezili kum çölü olduğunu anlayınca da aynı ciddiyette bir hayal kırıklığı olmuştu. Bir de o çöl yolunda giderken ileride vaha denebilecek küçük bir yeşil yoğunlaşma gördük. Arasından sapan yol son 30 yılın trendi “gated community”nin ilk ve herhalde en abartılı ve tatsız örneği Palm Springs’e gidiyordu. Uzaklardan büyük masrafla getirilen suyla kurulmuş koskoca bir garnizon şehri olarak vaha. Kontrolle girildikten sonra bile çok az yerine kadar gidilebiliyor. Birkaç dondurmacı, biracı, bir-iki motel, gerisi duvarlar, artları siteler içinde siteler. Zengin Amerikalı emeklilerin dünyanın gerisine değmeden kendi gibilerle dayanışma içinde yaşadığı bir yer, bir tür yüksek binasız erken Dubai maketi. 100 km ileride limanının gayrisafi hasılası Hindistan’la yarışabilen dev bir kentin gürültü-patırtısı olduğunu düşündürecek hiçbir işaret yok.
NAE: Bahsettiğiniz çölün yalnızca taştan menkul bir mekân olduğunu anlıyoruz. Bu durum iklimi olduğu kadar mekân hissiyatını da derinden etkiliyor olmalı. Bu noktada yeniden Vals Thermal’e dönersek orada da taştan menkul bir mekân buluyoruz, bütün yüzeylerde taş görüyoruz, insanın temas ettiği tüm yüzeyler taş…
İB: Döşemede büyük plak kaplama taşlar ama duvar olarak karşına çıkan her şeyi taşın ince kenarını üst üste dizerek yapmış. Fakat onlar da bir yüzeyin üstüne çizgiler çizilmiş gibi değil. Bir derinliğe sahip.
GÖRÜNÜMLERİNDEN ZİYADE DOKUNUMLARIYLA İLGİLİ OLDUĞUNU BİLİYORUZ, GÖRME DUYU ORGANI GÖZDEN ZİYADE DOKUNMANIN ORGANI DERİYİ UYARMAYA GÖRE KURULMUŞ BİR ORTAM SÖZ KONUSU.
NAE: Bir bakıma Hollandalı De Stijl hareketinin mimarlık x, y, z gibi üç eksen üzerinde yeni baştan kurmaya çalışmasına benziyor. Zumthor da sanki yalnızca taşı x, y ekseninde hep aynı yönde yerleştirerek mekânı kuruyor. Döşemeye rastlayınca geniş plakalar halinde ortaya çıkarken düşey yüzeylere rastlayınca o plakaların yalnızca ince et kalınlıkları görünüyor.
İB: Evet, doğru, De Stijl benzetmesinden pek hoşlanmayacağını bilsek de anlattığına benzer şeyler yapmış oluyor… Ama görünümlerinden ziyade dokunumlarıyla ilgili olduğunu biliyoruz, görme duyu organı gözden ziyade dokunmanın organı deriyi uyarmaya göre kurulmuş bir ortam söz konusu. Görmenin en çarpıcı anı içeri değil dışarı bakış, dış taşlıkta şezlonga uzanıp buharların arasından karla kaplı yeşil tepelere bakış, bu kez de karın kuru soğuğuyla buharın nemli sıcağı arasında kalmış bir ürperme eşlik ediyor o görselliğe.
NAE: Bu bir mimarın o malzemeden kendi dünyasını yaratma şekli. Bir de mimarsız mimarlıklardaki, örneğin vernaküler mimarlıktaki taş var. Taş, tarih boyunca mimarlıkta türlü şekillerde kullanılıyor. Yunan, Roma, Osmanlı dönemi mimarlıklarında farklı örneklerini görüyoruz. Vernaküler yani kırsal mimarlıkta taş, sanki güncel teknolojinin daha az kullanıldığı, daha yavaş değişen ve daha sürekli bir geleneğe sahip. Dönemler değişse bile kırsal mimarlık hep var. Zumthor’un binası ise her ne kadar geleneksel anlamda vernaküler bir yapı olmasa da, “vernaküler” kavramıyla bir ilişki kuruyor.
İB: Bu söylediğin büyük oranda işlenmişlik farkı. Helen, Roma, Osmanlı gibi büyük imparatorluklar, taş aracılığıyla bir tür güç gösterisi de yapmış oluyorlar. Tekrarladıkları ince motiflerle taşın direncini her seferinde nasıl yeniden kırıp kendilerine tabi kıldıklarını kanıtlamış, başta kendileri, dünya-aleme göstermiş oluyorlar adeta. Dorik, iyonik, korint sütun başlıkları ve türlü çeşidiyle mukarnas bu değil mi? Tabii bu tür bir iddialaşma ifadesini daha ziyade kentlerde buluyor kırsal alanlar imkanları bakımından da daha mütevazı, yörenin taşını kullanmak da uyum iddiasından ziyade iddiasızlık. Başka yerden taş getirmek zahmetli ve pahalı bir tercih. Tabii, Zumthor’un işi için geçerli değil bu, onun tercihi bulunduğu yere ait olmakla ilgili. O kadar ki bir dağ köyüne şapel yaptığında da köy evlerinin de yaptığı gibi ağaç kabuklarıyla kaplıyor, sadece gücün değil, her türden gösteriş karşıtlığının ifadesi olarak kullanılıyor bu malzeme ve inşaat tekniği yöreselliği. Zumthor için olduğu kadar mesela Nevzat (Sayın) için de geçerli bu angajman, taşını kullanmak da bunun parçası. Ayrıca başka bir projesinde şunu da yapıyor. Sorduğun o soru önemliydi. Şehir pahalı olan yer. “Yoğunluk” demek. Mübeccel Kıray’dan altı çizile çizile öğrendiğimiz şeydi bu. Şehir deyince aklınıza yoğunlaşma gelsin derdi. İlişkinin, paranın tabii yapıların da yoğunlaştığı yer. Taşı alıp götürüp, onu olabileceği en işlenmiş hale büründürüp, böyle küçük küçük ona-on taşlar haline getirip yollara döşemek, köyün yolu böyle yapılamaz, o kadar emek zaman yani, para harcanamaz. Dolayısıyla taş orada doğadan bulunduğu için de ucuz. Kenarları onar cm’lik küp yapılırken pahalılaşıyor, yani işlenirken köyde önüne geldiği şekliyle kullanıp geçiyor. Şehirde oldu mu şu veya bu iddianın parçası olup AVM’leşmeye kadar götürülebiliyor iş.
NAE: Anlattığınız durumu da düşünecek olursak vernaküler sanki bir şekilde bulunduğu yerin uzantısı olarak gelişiyor, çok fazla yerden ve bulunduğu bağlamdan kopamıyor ve yerin bir devamı olarak gelişiyor yapılaşma. Bir de Dani Karavan’ın Portbou’da Walter Benjamin2 ‘in anıt-mezarı için tasarladığı bir düzenleme var. Yer ile oldukça sıkı bir ilişki kuruyor, yerin parçası olarak yapılanıyor.
İB: Benjamin’in mezar taşını diyorsun. Evet. Seni önce mezarlığın içinde dolaştırıyor. Sonra mezar taşına ulaşıyorsun. Bir yere büyükçe bir taş koymuş adam, kocaman bir kaya parçasını mezarlığın duvarına yaslamış. Koni şeklindeki taşın ince ucu yukarıda. Üzerine de çakıl taşları serpmiş, hatta kenarlarına da dökülmüş. Burada durup duanı ediyorsun. Dışarı çıkıyorsun, az ötede bir tünelin ağzı var. Merdivenlerle denize doğru iniyor. Merdivenlerden inince bir noktada birden üstü açık hale geliyor ve önüne üstünde Benjamin’den seçme cümlelerin yazıldığı şeffaf bir pleksi levhayla, bitiyor. Tünelin iki tarafı kayalık, zaten süblim (nefes kesici/yüce) bir doğal ortamın içinde. Bu küçük tur sırasında denizin içindeki kayalıkları ve diğer dağları da görüyorsun. Doğa ile teselli buluyorsun adeta. Anıt-mezarın gösterişten uzaklığı ile doğanın nefes kesici çağrısının birlikteliği. Benjamin’e de hiç yabancı olmayan bir mistisizmin kaynağı oluveriyor.
NAE: Burada taşın varlığını hem denizin içine doğru baktığımızda kayalıklarda görüyoruz, hem de kendisi de doğal bir kaya olan mezar taşında…
İB: İşlenmemiş bir taş. Dağdan yuvarlanan bir kaya adeta.
1 Epifani (Klasik Yunanca epifaneia, “tezahür olma, çarpıcı bir belirme”) aniden bir şeyin anlamı veya özünü anlamak veya ayrımına varmak demektir. Terim, felsefî veya düz anlamlı olarak, birisinin bir “yapbozun son parçasını bulduğu ve resmin tamamını görebildiği” anlamında veya kendi başına önemsiz olan yeni bir bilgi veya deneyimin, daha derin veya ilahî bir temel dünya görüşüne ışık tuttuğu anlamında kullanılır. Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Epifani
2 Alman edebiyat eleştirmeni, düşünür, kültür tarihçisi ve estetik kuramcısı. Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Walter_Benjamin
Hazırlayan Nil Aynalı Eğler




















