Heval Zeliha Yüksel Mimar / Architect
Sürekli ikonik yapılardan konuşulması artık hepimize normal geliyor. Eskiden Mısır’daki Piramitler, Paris’teki Eyfel Kulesi, Londra’daki köprü, Roma’daki Kolezyum, Barselona’daki Gaudi yapıları, İstanbul’un kubbeli camileri, Aya Sofya hafızalarımıza kazınan mimari ögelerken, artık üzülerek şahit oluyoruz ki rezidanslar, AVM’ler, korunaklı siteler mimarinin ana konusunu oluşturuyor. Oysa görünürdeki popüler mimari, bugün alttan alta zihinlere pompalanan yapıların çok ötesinde, toplumların sosyolojik gelişimlerini anlatır aslında. Siz günümüz mimarisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
1800’lerin başı Osmanlı’nın kısmen, 1900’ler ise Cumhuriyet’in tüm olarak ülkemizde “Batılılaşma” hareketini uygulamaya koyduğu tarihlerdir. Günümüzün Türk mimarisi de, iki yüz yıldır bu yukarıdan aşağı empoze edilen değişim mecburiyetinin toplumda yarattığı kültür şokundan nasibini aldı. Mimari, bu değişimde kendine düşen rolü oynamaya çalışırken Cumhuriyet’in onsuz olarak başladığı “Osmanlı Milletler Topluluğu”nu teşkil eden milletlerin, dolayısıyla onlardan kaynaklanan çok kültürlülüğün desteğinden mahrum bırakıldı. Bilhassa bu kültürün uygulayıcılarından da koparıldı. Mimarlar bu kopmada kaybedilen en önemli insan kapitali oldu belki. Bir Sinan, bir Balyan artık yok. Bu tip yapıları talep eden bir toplumun da oluşması halen sürmekte diyebiliriz. Çünkü “Marifet iltifata tabiidir,”. Sizin de sorunuzda çok haklı olarak işaret ettiğiniz gibi, bugünün popüler mimarisi ile ilgili estetik sorunlarıyla toplumun sosyolojik gelişmesi arasındaki ilişki göz ardı edilmemelidir.
Sizinle Şakirin Camii üzerine söyleşi yapmış ve hatta camiyi bizzat sizinle gezmiştim. O günden bugüne pek çok başarılı işe imza attınız. Ama en çok bu proje ile öne çıktınız ve yurtdışında adınızdan övgüyle söz edildi. Bir ibadet mekanını bir kadının tasarlaması önce dikkat çekmişti belki ama sonra tasarım kriterleriniz ile de çok konuşuldunuz. Ardından Doha’da Cami projeniz de ses getirdi. İbadet mekânı tasarlamanın detaylarını çok konuştuğumuz günlerdi. Sırasında belki tam anlaşılamıyor ama sonrasında etkisi daha derin olabiliyor. O günleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Aklınızda en çok hangi bölüm kaldı?
İçimden her zaman cami tasarlamayı dilerdim. Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinde camilerde, el isçiliği ve sanatın en üst noktaları sergilenirdi. Hükümdarlar, halkın buluşma yeri olan camilerde sanatsal isçiliklerin oluşması için en büyük imkanlarını sevk ederlerdi. Selçuklu dönemi camilerinde taş isçiliğinin, Osmanlı dönemi camilerinde ise İznik çinileri, ipek halılar, el işçilikleri ve mimarinin en güzel örneklerini görüyoruz.
Cumhuriyet sonrası dönemlerde ise el sanatlarına, el işçiliğine önem vermeyen, özensiz camiler yapılıyor. Adeta bu dönemde yaşayanların görsel zevkleri yokmuş gibi, sanki bu devirde Müslümanlar ibadet yerlerine değer vermiyormuş gibi çağımızı yansıtmayan bir algı oluşması beni rahatsız ediyordu.
Ben de geçmişteki ana fikriyle; dünya çapı konutlarda çalıştığımız sanatçıları, kendi el sanatlarımızı, yüksek seviyede işçiliği, halkın buluştuğu bir camide, yerli ve yabancı bir kitleye açabilmeyi hayal ederdim. Şakir ailesi sayesinde, Şakirin Camii ile bu gerçek oldu. Şakirin Camii’nin ibadet için halk tarafından tercih ediliyor oluşunun yanı sıra; klasik camilerimizle birlikte turistlere gezilmesi önerilen mekanlardan oluşu da ayrıca gurur verici.
Şakirin Camii’nin tasarım sürecinde kadın oluşumla alakalı farklı bir davranış hissetmedim. Cami tamamlandıktan sonra, tasarımıyla özellikle yurtdışında çok ilgi topladı. Bir röportaj sırasında cami tasarlayan ilk kadın oluşumla ilgili bir soru gelmesiyle bunun farkına vardım. Şakirin Camii’nin yarattığı farklılığın tasarımcı kimliğimden kaynaklandığına inanıyorum. Tabii ki Şakir ailesinin hibe edilen bir yapıya bile hiçbir maddi destekten kaçmaması sayesinde tasarımlarımın uygulanabilmesi mümkün oldu. Ailenin dünya çapında koleksiyoner oluşu ile estetik bilinci, bana en iyiyi yapmak konusunda destek oldu. İngilizlerin bir lafı vardır: Sadece müşterin kadar iyi olabilirsin.
Amerika kökenli, dünya çapında kadın girişimcileri destekleyen DWEN organizasyonu (Dell Women’s Entrepreneur Network) gibi bazı dünya çapı kurumlar Şakirin Camii projesini incelediler ve bu proje üzerinden 5 ana başlıkta “Yenilik topluma nasıl kabul ettirilebilir? Toplumla nasıl entegre olur?” semineri yaptılar.
Doha’da yapılan camilerden de biraz bahsedebilir miyiz?
Doha’da mimari kabuğu bitmiş iki caminin iç mekânını aynı zamanda birinin dış giydirmesini de yaptık. Zamana karşı yarışarak hem tasarladık hem de 40 kişilik ana ekiplerimizi buradan götürerek inşaatlarını gerçekleştirdik. Osmanlı tarzından esinlenerek tasarlamamız istendi. Bu doğrultuda farklı çalışmalar yaptık ve çok beğeni aldık.
Böyle bir çalışma çok az kişiye kısmet olacak bir durum…
Evet, hakikaten çok gururlandık. Burj Dubai binasına da bir odada muhteşem bir mihrap tasarladık. Hem Doha Camilerinin hem

Peki yine Şakirin Camii konusuna dönecek olursak çok sorulmuştur belki ama bu kadar eleştiri almayı bekliyor muydunuz?
Bekliyordum ama mimari eleştiri bekliyordum. 2-3 kişi tasarım açısından bakma yerine şahsi eleştiri yapmayı tercih ettiler. Ben dini camiadan bekliyordum halbuki kendini modern tasarımın vazgeçilmezi gören ama dünya tasarım camiasında adı bile geçmeyen insanlardan geldi.
Osmanlı ve Selçuklu’yu modern ile birleştirdiğiniz bir tarzınız var. Eski’nin içinden Yeni’yi çıkarıyorsunuz hem de en özgün tasarımlarla. Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Tasarım aile ortamımın da katkısıyla her zaman hayatımın içindeydi. Ama tarzım tamamen doğal olarak gelişti. Sanat Tarihi ve Tasarım okumam bir dönüm noktası oldu diyebilirim. Sadece batılı gibi yaşamak ve körü körüne batıyı kopya etmenin öne çıktığı bir devirde büyüdüm ve kendi kültürümde derinleşmeye çalıştım. Tüm dönemleri, detaylarını müzelerde tatbik ettiğimiz bir eğitim aldım Inchbald School of Design’da. Tekstil ve mobilya üzerine de derslerimiz vardı. Victoria Albert müzesinde mobilyalara, kumaşlara bakarken bazı desenler, anneannemin elbiselerindeki tekstilleri hatırlattı bana. Tezimi halı üzerine verdim. Sotheby’s ve Christie’s müzayedelerindeki Türk yün halıları kendi ülkemde hiç kıymet görmemişti. Yabancıların evlerinde kullandıkları bilhassa Türk yün halıları, desenleri ve renkleriyle nefesimi kesiyorlardı. Hollandalı bir dostumuzun evine gittiğimdeyse İznik Çinileri ile karşılaştım. Benim için tüm bunlar, her ne kadar kendi öz kültürüme ait olsalar da, birer yenilikti aslında. Tarzıma da bu deneyimlerim yansıdı sanıyorum. Ama bunları tarzıma yansıtırken, çağdaş bir vurguyla hareket etmeye gayret ettim hep. Geçmişten gelen esintileri bir motifte, bir detayda kullandım, bazı tekstilleri yaşatmak için birçok yerlerde kullandım. Yerel kültürden öğeler taşıyan, evrensel tasarımlar oluşturmaya gayret ediyorum. Daha önce benzeri olmayan bir tarza sahip olduğum için uluslararası çapta ödüller kazandım. Müşterilerimin benden talepleri ve beğenilerini kendi üslubumla harmanlayarak, her defasında kişiye özel bir mekan yaratmaya çalışıyorum. İnsanın bile fazla olduğu, sadece formun çok ileri çıktığı ve tasarımcının mekanda yasayacak olan kişinin önüne geçtiği yapılardan ziyade yaşanmışlık hissi veren, hayata kolaylık sağlayan, işlevselliği yüksek mekanlar yaratmayı tercih ediyorum. Zeynep Fadıllıoğlu Design olarak tüm dünyada senede 40-50 proje tamamlıyoruz.
Yurtdışında bu kültürü yansıtan kadın tasarımcı olarak tanınıyorsunuz. Nasıl başladı?
House and Garden mecmuası 17-18 sene önce evimi çok farklı bir tasarım olarak yayınladı. Daha sonra toparladığım bir çok restoran çıktı yabancı basında. 2002 yılında Andrew Martin International tasarımcısı ödülünü aldık. Aynı yıl House and Garden ve Daily Telegraph fuarlarına seçtikleri 4 tasarımcıdan biri oldum. 2005’de İngiliz endüstrisinin ortaya çıkardığı Design and Decoration Awards’dan senenin modern tasarımcısı ödülünü aldık.
Peki bugünlerde hangi projeler ile uğraşmaktasınız?
Çeşitli alanlarda projelerimiz var. Zeynep Fadıllıoğlu Design olarak saray, cami, mağaza, restoran, otel, ofis, konut ve ürün tasarlıyoruz. Bugüne kadarki her projemde mükemmeli yakalamak için çalıştım. Sadece Türkiye değil uzun senelerdir Avrupa, Uzakdoğu, Ortadoğu ülkeleri ve Amerika’da çalışıyor olmamız; farklı sosyoloji, psikoloji ve kültürlere duyduğumuz ilgi ve bunların birikimi bu başarının sebebi diye düşünüyorum. Lojistiği ve planlamayı iyi yapıyoruz. Bütün ekibim çok çalışkan, çözüm üreten ve takım oyununda başarılı, işlerinden keyif alan insanlar. Farklı yörelerden teklif gelmesinin sebebinin ise; aynı zamanda yöre kültürüne saygımız ve kime servis vereceğimizin bilincinde olarak tasarımlarımızı geliştirmemiz olduğunu düşünüyorum.
Umman’da Louis XVI tarzında 2.000 m2’lik bir villanın inşaatını da tamamlayarak teslim ettik. Ürdün’de tasarımını tamamladığımız ev Fas esintili. Katar Emirliği, Doha’da Katara bölgesinde yeni bir yaşam alanı yaratırken bizden 2 cami ve bir lokanta tasarlamamızı istemişti. Tasarım ve uygulamalarını 5 ay gibi bir sürede tamamlamıştık. Şimdi 3 restoran daha tasarlıyoruz ve yine uygulamalar ofisim tarafından gerçekleştirilecek. Hindistan’da 6. projemizi tasarlamaktayız. Hollanda’da mimarisini de üstlendiğimiz projemiz, çevreye saygılı tasarımıyla yerel belediye tarafından tebrik edildi.
Stepevi’nin New York ve Cenevre mağazalarından sonra Münih ve Londra’daki mağazalarını tasarlamaktayız. İstanbul’da Martı Otel’i 7 ay gibi kısa bir surede tasarladık ve açılışa hazır hale getirdik. Bahreyn’de 2 caminin tasarım ve uygulamasını tamamladık, 3.’sü henüz tasarım aşamasında.
Molu Mücevherat için oluşturduğumuz yeni konsept doğrultusunda Zorlu Center ve Akasya’daki mağazalarından sonra İstinye Park mağazalarını da tasarlamaktayız.
Yalı ve çeşitli konut projelerimizin yanı sıra, Ulus 29’un restoran ve lounge kısmını tamamen yeniledik. GQ’nun yerine açılan, tamamen farklılaştırdığımız Fenix Restaurant ve Lacivert; Lapis Han içerisinde Gürallar ofis binası ve farklı markalar için yaptığımız ürün tasarımları da güncel projelerimizin arasında.
Aynı anda kaç işi bir arada yapıyorsunuz? Sınırınız var mı? Mesela herkesin bir skalası vardır; “şu kadar büyüğünün üzerine girmeyeceğim, kalite bozulur” gibi anlayışlarınız var mı?
Biz her konuda ekibimize danışıyoruz. Kaliteden feragat etmiyoruz. Epey birikimimiz var. Mesela bir sürü özel konut işini aynı anda almıyoruz. Çünkü onların her birinin müşteriyle ilişkisinde çok fazla zaman alan bir yönü var. Bir insana özel yapımda gecikmeler, kararlar biraz değişebiliyor. Halbuki ticari kaygısı olan bir yerin zaman açısından sizden daha çok kaygısı oluyor. Çabuk devreye girmesi açısından. Orada tabi ki daha fazla verimli olabiliyorsunuz ve daha iyi programlayabiliyorsunuz. Onun için belirli bir kapasitede yapabiliyoruz.
En çok da sanat, tasarım ile mekânları birleştirdiğiniz projelerinizi merak ediyorum. Her zamanki mesleki pratiklerinizin dışına çıktığınız işleriniz oldu mu son dönemde?
Tasarımlarımda her zaman sanatı var etmeye çalışmışımdır. Tüm uygulamalarımda sanatçılarla ve zanaatkârlarla çalışmaktayım. Kendi kültürümüze ait el işçiliklerini, el sanatlarını yaşatmak için elimden gelen gayreti göstermekteyim.
Yakın zamanda sanat ve tasarımın iç içe olduğu bir projeyi bitirdik. Çok önemli bir koleksiyoner aileye ait olan bu evde; eski ile yeniyi, klasik ile moderni bir arada kullandık. Aileye ait yüksek adette tablo, heykel ve antikayı yerleştirmek görevi de bize verildi. Ciddi bir kataloglama sonucu eserlerin yerlerini belirlerken bir müze veya galeri değil, ev hissiyatını vermeye özellikle gayret ettik. Yine bu sebeple müze mantığı ile eserleri dönemlerine göre ayırmak yerine, farklı devirleri beraber kullanarak müşterimize, özgün bir dil yarattık. Örneğin Jerome’a ait oryantalist bir tabloyu bir Schnabel ile yan yana kullandık. Mobilya, kumaş ve aksesuar seçimlerinde de aynı tasarım mantığını devam ettirdik. Örneğin klasik bir sediri, sinirli sayıda üretilmiş akrilik döküm bir sehpa ile tamamladık. Bir Bonnetti sehpayı 16. Louis berjerin yanında kullandık.
Müşterimin beğeni ve bütçesi doğrultusunda tasarım ve sanatın iç içe geçtiği mekanlar tasarlamaya gayret ediyorum. Mesela Ulus 29, yerli ve yabancı sanatçıların çağdaş işlerinin sergilendiği; koleksiyonun belirli aralıklarla yenilendiği bir restoran. Ömer Uluç, Mustafa Horasan, Kutluğ Ataman, Ivan Navarro, Liu Bolin, İnci Eviner gibi sanatçıların eserlerini seçerken çeşitlilik yaratması; sadece fon değil, yemeğe gelenlerin sohbetlerinin de bir parçası olabileceğini düşündüm.
Sanat eserlerini seçerken mekânın ve mekanik kullanacak şahısların önüne geçmemesine de özen gösteriyorum. Örneğin Etiler’deki Fenix Restaurant’ta dünyadaki ilk Peter Beard duvar sanatı yer almaktadır.
Sanatçının kendisi ile birlikte çalışarak mekâna özel tasarlanan eser yaklaşık 5,60×7 m boyundadır. Buna rağmen mekân genel dekoru ile tamamen birleştiğinden, kendinizi bir sergide gibi hissetmemektesiniz.
Değişen tasarım anlayışlarının, beraberinde değişen sanat anlayışını da getirdiğini düşünüyorum. Bugün bir sanatçı elinden çıkan bir mobilya, sadece tasarımıyla değil, aynı zamanda yatırım yönüyle de değerlendirilmekte. Phillips gibi önemli müzayede evleri her sene birkaç kere bu tarz mobilyaları satışa çıkartıyor.
Ev projelerinde sınırlı sayıda üretilen mobilyaları da sanat eseri gibi kullanıyorum; tabii ki bütçe dahilinde.
BBC’ye verdiğiniz konuşma, CNN’deki haberiniz… Hepsi gurur ve keyif ile izlediğimiz gelişmelerdi. Oralarda veya yurtdışında tam olarak burası ve tasarımlarınız ile ilgili ne anlatmak istediğinizi sormak isterim…
Tasarıma kendimize ait olandan bir katkı yapma arzusu ki bunun en büyük düşmanı da taklittir.
Kendinizi işiniz ile ifade ettiğinizi sizden duymuşumdur. Tam olarak nasıl yansıtıyorsunuz? Olmazsa olmazlarınız nelerdir?
İşim benim için bir yaşam biçimi, keyif alarak yapıyorum. Benim lisanım tasarım, kendimi bu yolla ifade ediyorum. En önemlisi bence müşterilerimi yakından tanımayı, yaşam biçimlerini incelemeyi anlamayı seviyorum ve tasarımımı onların istekleri doğrultusunda planlıyorum. Zamanın tahribatından en az etkilenecek mekanlar oluşturmayı hedefliyorum.
Her projenizde yerine özel tasarımlar yaptığınızı biliyoruz. Ama artık tasarımlarınız çoklu üretime geçti ve mağazalarda rastlamaktayız. Biraz tasarladığınız objelerden ve mobilyalardan bahsedebilir miyiz? Üretim süreçlerinden, nasıl bu fikrin doğduğundan…
Mobilya ve aksesuarlardan oluşan koleksiyonumuz henüz 1,5 yaşında. Fakat arkasında benim ve ofisimin uzun yıllarda oluşmuş birikimi, 400’ü aşkın projemizde kullandığımız yüksek kalitede malzeme ve el işçiliği var. Ürünlerin tasarımlarının oluşmasından prototiplerin hazırlanması ve nihayetinde satışa sunulması yaklaşık 2-2,5 senelik bir süreçte gerçekleşti. Bu alanda henüz çok yeni olmamıza karşın, koleksiyonumuzun yurtiçi ve yurtdışında gördüğü ilginden oldukça memnunuz.
Görselliğin yanı sıra işlevselliği de ön planda tutan, herkesin bizden birkaç parçayla evini değiştirebileceği bir ürün koleksiyonu hazırladık. Anadolu yemek kültüründen yola çıkarak tasarladığımız “Sini” yan sehpalarımız ve “Kazan” koltuğumuz son olarak “The World of Interiors” Ekim ayı sayısında yer buldu. Paris’te Ocak ayında gerçekleşen ve dünyadan seçili tasarımcıların ürünlerinin sergilendiği Christoffle sponsorluğunda, Christoffle Binası’nda gerçekleşen etkinlikte, Türkiye’den seçilen tek isim olduk. Osmanlı cam altı tekniğiyle üretilen, özel tasarım cam aksesuarlarımız hediyelik olarak büyük ölçüde tercih edilmekte. Yine bu teknikle üretilen dokulu camlarımızla sunulan sehpa seçeneklerimiz, özel boya efektli sedirlerimiz en çok beğenilen tasarımlarımız arasında.
Değişmez objeleriniz var mıdır?
Farklı paravanlar, cam metal ayırıcılar, deri perdeler, sarkıtlar, endüstriyel malzemelerden perdeler, fenerler gibi…
Tekstile ilginiz nasıl başladı?
Londra‘da okurken; derslerin birçoğu müzelerde veya özel malikânelerde geçerdi; yakından tanımaya imkân vermek için tabloları, mobilyaları, dönemin cam ve seramiklerini… V&A Müzesi en çok zaman geçirdiğimiz yerler arasındaydı ve tekstil bölümü oldukça zengindi. Burada Türk tekstillerinin kıymetli olanlarıyla çok içli dışlı oldum ve daha sonra bu Hindistan, İtalya gibi ülkelere birikimimi artırmak için seyahatlere sebep oldu.
Sizin beğendiğiniz tasarımcılar kimler?
Türk tasarımcılardan Rıfat Özbek, Hüseyin Çağlayan, Ela Cindoruk, Sevan Bıçakçı, Tulya Madra, Alev Ebuzziya Siesbye, Melissa Denizeri, Ümit Benan, Benjamins, Günseli Turkay, İznik Vakfı ve Gorbon’un çinileri, Stepevi’nin modern halıları, Ipek Irgıt (Kiini).
Doğal taş ile ilişkinizi sormak istiyorum.
Ben doğal taş kullanmaya çok meraklıyım. İngiltere’de taş uzmanımız var. Biz Türk doğaltaşını yurtdışındaki projelerimize taşıyoruz. Şu anda Hollanda’da tasarladığımız binada bile kullanmaya kararlıyız. Türkiye’nin ürettiği kaliteli doğal malzemeleri ve emeği gittiğimiz yerlere götürmeye çalışıyoruz. Londra’da tasarlayıp uyguladığımız lokantanın mermerleri bile Türkiye’den gitti.
İyi mimarlık örneklerini sayfalarımıza taşıyoruz. Sizce son dönemdeki iyi mimarlıklar neler?
Frank Gehry’nin tasarladığı Guggenheim Bilbao ve Paris’teki Louis Vuitton binası veya Zaha Hadid tasarımı gibi ikonik binaların şehirlere heykelsi görüntü kazandırmak ve peşlerinden seyire insanları çekmek anlamında önemli olduğunu düşünüyorum.
Ben kendi islerimde işlevselliğin yanı sıra mekanlara ruh katmaya önem verdiğim için; günümüzün sıkışık yaşantısında doğaya ve fonksiyona katkıda bulunan binaları da önemsiyorum. Jean Nouvel’in Sidney’de tasarladığı yatay bahçeleriyle öne çıkan “One Central Park”, Han Tümertekin’in B2 Evi, Moshe Safdie’nin Sky Habitat’ı, Emre Arolat’ın Hira Mağarası’ndan esinlenerek tasarladığı Sancaklar Camii, Vincent Callebaut’un kendi kendine yeten bir eko-sistem olarak tasarladığı “Citta della Scienza” (Bilim Şehri), A-cero Architects tasarımı doğanın binaya entegre edildiği modern beach house, Mısır’da yer alan Adrere Amellal Oteli, Marcio Kogan – Studio MK27 tasarımı Brezilya’nın soğuk iklimli dağlık bölgesinde yer alan Mororo House yine doğadan kopmayan bir modern yapı olarak tasarlanmış. Tabanlıoğlu Mimarlık’ın tarzını genel anlamda çok beğeniyorum, çok önemli işler yapıyorlar. Münih’teki Olympia Park ayrı bir konseptte başarılı bulduğum yapılar arasında. Ayrıca Zaha Hadid’in Bakü Olimpiyat Stadı da beğendiğim projelerden.
Söz uçar, yazı kalır… Teşekkür ederim.














