ŞU SIRALAR, GECELERI İSTIKLAL CADDESI’NDE YÜRÜDÜĞÜNÜZDE TÜRLÜ TÜRLÜ EJDERHALARIN, ASLANLARIN, YILANLARIN, ANKA KUŞLARININ DEVASA GÖLGELERIYLE KARŞILAŞACAKSINIZ. SÖZÜNÜ SAKINMAYAN POLITIK VE FEMINIST PRATIĞI ILE TANIDIĞIMIZ CANAN’IN, ARTER’DE AÇILAN KAPSAMLI YENI SERGISI “KAF DAĞI’NIN ARDINDA”, PRATIĞINI BU KEZ GERÇEKÜSTÜ BIR EVRENE TAŞIYOR VE HEM ZIYARETÇILERINE, HEM DE ÖNÜNDEKI CADDEDEN GEÇEN KALABALIKLARA MITOLOJIK YARATIKLARIN EŞLIĞINDE, BILINÇALTLARINA DOĞRU BIR YOLCULUK VAAT EDIYOR. JUNG’UN GÖLGE ARKETIPINDEN HAREKET EDEN SERGI, EĞER BILINÇALTIMIZI DOĞRU OKUYABILIRSEK, HAYATIMIZDAKI ARAYIŞLARA DAIR YANITLARI BULABILECEĞIMIZI SÖYLÜYOR VE BUNUN IÇIN, BULUNDUĞUMUZ COĞRAFYAYA AIT BIR KOLEKTIF BILINÇALTININ IMGELERINI KULLANIYOR. CANAN’IN KAF DAĞI’NIN ARDINA DOĞRU ÇIKARDIĞI BU MITOLOJIK YOLCULUK, ASLINDA SON DERECE GERÇEK VE KIŞISEL; ONUN IÇIN BU, GÖLGELERIMIZLE VE KORKULARIMIZLA YÜZLEŞMEMIZIN, DEVLET, DIN, AILE VE TOPLUMUN “GÖRÜNMEYEN GÖZ”ÜNÜN ÜZERIMIZDEKI BASKILARINI AŞMAMIZIN, KENDIMIZI BULMAMIZIN VE HEM KIŞISEL, HEM KOLEKTIF MUTLULUĞA ULAŞMAMIZIN YOLCULUĞU.
Arap ve Fars kozmolojisine göre Kaf Dağı, içinde yaşanan dünyayı bir kuşak gibi çevreleyen, aşılması imkânsız bir dağ. Kaf Dağı’nın Ardında, izleyiciyi olağandışı bir evrende seyre çıkarıyor, hem de geçmiş ve yeni işlerinizle beraber, pratiğinize kapsamlı bir şekilde bakmayı amaçlıyor.
Aslında olağandışı gibi gözükse de, çok günümüze ait, bize ait bir şeyden söz ediyorum. Sergi, aslında kendimize bir yolculuk. Kaf Dağı, çok uzaklarda gözüken, asla ulaşılması mümkün olmayan bir kavram İslam mitolojisinde. İçinde cinleri, melekleri, Anka Kuşu’nu, ejderhaları barındırıyor. Mesnevi bakış açısına göre ise, insan-ı kâmil olmayı, yani, kendine ulaşmayı anlatıyor. Anka Kuşu’nun bir hikâyesi var: kuşlar, Anka Kuşu’nu bulmak, ondan kendilerini kurtarmasını istemek için Kaf Dağı’na doğru yola çıkıyorlar. Yolda bir sürü şey başlarına geliyor, bazıları telef oluyor, bazıları geri dönüyor. Sonunda dağa ulaştıklarında fark ediyorlar ki, aslında Anka Kuşu kendileri imiş. Aslında bu, hepimizin yaşadığı bir süreç. Kendimize kurtarıcı ararken, gölgemizle mücadele ederken, ulaşılmaz bir şey gibi gözüken yere ulaşmak için çaba gösterip kendimizle karşı karşıya geldiğimizde, o korkuları aslında bizim yarattığımızı fark ediyoruz. Kurtarıcı melek de kendimiziz; birilerinin bizi kurtarmasını bekliyoruz ya, bunun sadece kendimiz olduğunu fark ettiğimizde, işte o zaman Kaf Dağı’na ulaşmış oluyoruz, öyle uzaklarda değil bu dağ.
Sergi, bu yolculuğu Cennet, Cehennem, Araf olarak üç kata bölüyor.
Ayrı bölümler olsa da, aslında hiçbiri birbirinden bağımsız değil; çünkü yaşadığımız hayatla ilgili hepsi. Cenneti giriş katına koydum, çünkü zaten şu anda yapabileceğimizi önerdiğim şey cennet. Ben, yukarılarda, gökte ulaşılmaz olan cennetin yerini değiştirdim, yaşanabilir bir yer olduğunu düşündüğüm için onu giriş katına koydum.
ARTER’in giriş katında, şehrin en yoğun hatlarından İstiklal Caddesi ile ilişki kuran işler her zaman ilginçtir. Bu kez, bu cennette ne yer alıyor?
Bir hayvanlar âlemi var, tabiatı temsil ediyor. Balıkların, yılanların, kuşların, Anka kuşuyla ejderhaların, ateş, su, toprak, hava elementlerinin, yıldızların, güneşin ve ayın bir arada olduğu bir evren temsili bu. Oradaki hayvanların hepsi aslında, bize rüyalarımızda, mitolojide, masallarda eşlik eden hayvanlar; yani bizim gölge tarafımız, bilinçaltımız. Bazen canavar olarak görünüyorlar, bazen de dost olarak görünüyorlar ve elimizden tutarak, gölgemizle savaşmamızda bize yardımcı oluyorlar. Bunlar, devasa büyüklükte, üç boyutlu hayvanlar ve payetlerle pırıl pırıllar. Yani bu aslında gece ve gündüz, aydınlık ve karanlık, iyi ve kötü dengesi gibi kurgulanmış bir iş.
İçinde bulunduğumuz dünyada da böyle bir denge var ve bunun sağlanması gerekiyor. Gün bitip sergi kapandığında, vitrine bir perde konuyor, arkaya yerleştirilen bir ışıkla bu perdeden sokağa gölgeler yansıyor. Ve yine aynı soruya geliyoruz: sokaktaki bu gölgelerle biz nasıl halleşiyoruz, yani korkularımızla yüzleşebiliyor muyuz? Aydınlık olduğunda bize çok büyüleyici ve güzel gözüken şeyler, neden karanlıkta, gölge olduğunda bize korkutucu ve ürkütücü geliyor? İki tarafımızı nasıl dengeye koyabiliriz?
Peki Araf bize ne söylüyor?
Göklerde uçmadan, tamamen yerde de kalmayıp ikisinin arasında, eril ve dişil enerjilerin dengesiyle insan olabileceğimizi savunuyorum. Bunun da bir süreç olduğunu söylüyorum; biz hâlâ bir yandan evrimimizi sürdürüyoruz insanlık olarak, bu dünyada yaşamayı becermeye çalışıyoruz. Hâlâ bedenimiz değişiyor, evren genişliyor. O yüzden Araf’ı ben, arada kalmak yerine, yaşanan bir süreç olarak tanımlıyorum. Bu katı Şahmaran koruyor, Mardin yöresine özgü bir kadın kahraman.
Bir söyleşinizde de iş üretmeyi kendiniz için bir “katarsis” olarak tanımlıyorsunuz. Kendi hayatınıza ve pratiğinize dair olan, bu çok kişisel sergiyi üretmek nasıl hissettirdi?
Bu sergi, benim için gölgelerimle yüzleşmek, onlarla barışmak ve geçmişi geride bırakmak, devam etmek, yoluma bakmak oldu. Hem kendim için, hem de toplumsal olarak önerilerde bulunmak oldu biraz. Bireyler olarak kendimizle ilgili sorunlarımızı çözemediğimiz, gölgelerimizle karşılaşmadığımız sürece, kolektif olarak mutlu olmamız pek mümkün gözükmüyor. Ben sanatın hem bireysel, hem kolektif olarak bir iyileşme aracı olduğunu düşünüyorum; çünkü aslında bu benim için iyileşme süreciyken, kolektif olarak da bir iyileşme süreci. Hepimizin özlemleri, aslında insan olarak aynı; her ne kadar şu dönemde toplumsal olarak farklı düşüncelere sahibiz gibi görünsek de. Aynı şeyleri paylaşıyoruz ve iki taraf yakınlaşıp birbiriyle özlemlerini, mutluluklarını, acılarını paylaştığında ben sorunların çözüleceğini düşünüyorum. İktidarlar bambaşka şeyler söyleyebilir, ama sokakta biz hepimiz kardeşiz, arkadaşız, komşuyuz, dostuz ve bu paylaşımı gerçekleştirdiğimiz anda arada sorun kalmayacak.








