HEYKELTIRAŞ / SANATÇI NILHAN SESALAN’I UZUN ZAMANDIR UZAKTAN KEYIFLE IZLIYOR, MIMAR OLARAK ESERLERININ MIMARI ILE BIR BAĞ KURDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM. EN SON 2015 YILININ CONTEMPORARY İSTANBUL FUARI’NDA SERGILENEN ANADOLU ISIMLI DOĞAL TAŞTAN DEVASA BIR YUMURTANIN ÖZENLE IŞLENMIŞ HALINI ANIMSATAN ESERINI HAYRANLIKLA IZLEDIM. DÜNYA ÇAPINDA PEK ÇOK KOLEKSIYON, PARK VE MÜZEDE IŞLERI BULUNAN NILHAN SESALAN’IN, ŞU ANA KADAR ÜRETTIKLERINE BAKARAK, LIRIK SOYUTLAMANIN ÜLKEMIZDEKI TEMSILCISI OLDUĞUNU SÖYLEYEBILIRIZ. HER TÜR MALZEMEYI USTALIKLA KULLANAN SANATÇI ILE YAPTIĞIMIZ SAMIMI SOHBETIN ARDINDAN, KENDISINI OKUYUCULARIMIZA YAKINDAN TANITABILMEK VE DOĞAL TAŞI NE KADAR USTALIKLA IŞLEDIĞINI GÖSTEREBILMEYI ÇOK ISTEDIM…
Heval Zeliha Yüksel Mimar / Architect

Tasarımları ve yazılarıyla da hayata katkıda bulunan sanatçı bir şiirinde şu dizeleri söylüyor:
“…düşüncelerimi seviyorum
beni ikna etme süreçlerini…
bırakmayacaklarından emin olduğumda da
malzemeye geçiriyorum onları ve ‘oldu’
diyorum
bu enerjiyle nefesimi daha uzun tutabilir,
yaşam gücü bulabilirim
Nilhan Hanım biraz hikayenizi anlatarak başlayabilir miyiz?
İstanbul’da doğdum; Küçükçekmece Gölü’nün kıyısında iki katlı bahçeli bir evde, Kosova göçmeni baba ve Tekirdağ’lı bir annenin üç çocuğundan ortancası olarak. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Heykel Bölümü’ne 1987 yılında kardeşim Fetiye ile başladığımızda, şimdiye kadar hiç bilmediğimiz bir “şey”le baş başa kalmış, elimizdeki çamuru biçimlendirmek, soyut düşünceleri madde ile görselleştirmekten heyecan duymuştuk.
Yıllar sonra fark ettim ki, mana ile madde egzersizlerim hayatımın her alanına yayılmış, benim de içinde olduğum bir yapıta dönüşmüştü. Poster, roman, film; dekor, kostüm, ışık, cast, müzik tasarlamak da ilgi alanlarım içine girmişti.
1997’de eşim Cengiz’le Kuzguncuk’a yerleştik, 2001’de kızımız Asya doğdu.
Atölyemiz de Kuzguncuk’ta idi. Fetiye Boudevin, Cengiz Yüzsever, ben, Hale Pakcan ilk yıllarda hep beraber çalışıyorduk. 1993’te bu küçük atölyemizde, malzemeler dışarı taşar bize ise atölyede yer kalmazdı. O günlerden bu güne, sayamayacağım kadar çok heykel yaptığım, en gündelik olaydan tüm varoluşa sorular sorduğum atölyelerimin bende heykellerim kadar anısı vardır.
2005’te Polen Çağı heykellerime başladım. Doğduğumdan beri oluşan dünya görgümün her şeyle birlikte çok güçlü bir değişim ve dönüşüme başladığını düşünüyordum. Sanki etrafımda neyle buluşması gerektiğini bilemeyen, milyonlarca polen uçuşuyordu. On yıl sonra Suriye Göçü, benim için Polen Çağı hissimle örtüşüyor.
Bu dönem içinde “Köklerim İçin Bir ev”, “Dünya’nın Tüm Suları Birbirine Akar”, “Yolculuk” , “Yedi Deniz”, “Araf”, “Selvi Boyun Benden Uzun” ve “şşş…ülkem” isimli heykellerimi yaptım.
“Sözle Dolu”, “Gelince Gitmeyenler” ve bir seriye dahil edemediklerim de var. Tüm fikirler, tahmin edemeyeceğim zamanlarda bende varlıklarını sürdürdüklerini fark ettirirler. Bu sebeple anlarım ki zamanı batılılar gibi doğrusal değil doğulular gibi noktasal algılarım; her an, her şey, her şeyle karşılaşabilir.
Heykellerinizin de hikayeleri var. Çok derinlikli sözler ile birleştiriyorsunuz işlerinizi. Biraz heykellerinizin hikayelerini dinleyebilir miyiz?
Heykellerimi bir hikaye üzerine kurgulamıyorum (aslında) kendiliğinden küçük bir tetikleme ile gelişmeye başlıyor. Bir meyvenin tadını sözle tarif edebilmek için önce meyvenin oluşması gerekiyor. Yaklaşık bir tanımlama ile önce fikir maddeye dönüşüyor sonra yapıtlarımı analiz ederek sözle tarif etmekten keyif alıyorum.
Varlığımın katmanlarıyla, sözle, biçimle, sesle, kokuyla ve sadece düşünerek hayata yayılıyorum, suya atılmış bir taşın dalgaları gibi…
“…ARDINDA DERINLIKLI BIR TARIHSEL – KÜLTÜREL BIRIKIM, ŞIMDIKI ZAMANIN TÜM ÇAĞRIŞIM VE STRESI, GELECEĞINDE ISE SONSUZ BIR ÇIKARSAMA VE HUZUR SAKLIDIR ESERLERINDE.
BEŞERI HAYATTAN DOĞANIN SIRLARINA VE KAOSUNA UZANAN TEMALAR ONDA ÖZGÜRLÜĞÜNÜ KENDI ELLERINE ALMIŞ BIR YAPITIN SONSUZ ÇAĞRIŞIMLI HUZURUNA DÖNÜŞÜR; TOK, DERINLIKLI, ÖZGÜVENLI, BÜYÜK DÜŞÜNCELERI FISILTIYLA SÖYLEYEN BIR DERVIŞ GIBI…”
YÜKSEL AKSU, YÖNETMEN
Birbirinin devamı gibi görünen Anadolu ve Yıldız tozu serisi nasıl oluştu?
Anadolu, Yıldız Tozu isimli tüm yapıtlarım, fikirlerimle uzun süren tartışmalarımda beni ikna edebilenler…
Özellikle hangi doğal taşı kullanmayı tercih ediyorsunuz? Nereden temin ediyorsunuz?
“Kara Kitap” heykelimde, parlattığınız zaman siyahlaşan koyu gri bazalt taş bulabildiğim için mutluydum.
“Asya Kuşu”nda bulutlu mermeri yontarken taşın direnci ve kuvveti, barışa ithaf ettiğim bu heykelim için biçilmiş kaftandı.
2007 yılında yaptığım “şşş..ülkem” ise lirik Muğla Taşı’nı istedi…
Taşlarımı bulmak için her yerde dolaşırım. Türkiye’de pek çok taş ocağı sahibini tanırım. Bazen üç ay aradığım ve çokça dil döktüğüm olur.
Var mı zorlukları taş ile çalışmanın? Mesela Anadolu Leoparı isimli eseriniz boyut olarak da büyük. Nasıl başa çıktınız zorluklar ile?
Taşla çalışmak zor olduğu kadar keyifli. Dakikada 11.000 devir dönen elmas disklerle çalışmak ciddi riskler taşıyor. Yapıtınıza olduğu kadar tekniğinize de yüksek konsantrasyonla yaklaşmalısınız.
Anadolu Leoparı heykelimi, içeriğinde silisyum bulunan andezit taşıyla çalıştım. Konya-Çumra’da çıkan, Hititler ve Selçuklular’ın kullandığı zamana dayanabilen kuvvetli bir taş. Granit için kullanılan diskler kullandım, flanşlılarını bulmak zor oldu. İstanbul’da yok yoktur.
Alet çantam ağır ve içindeki makina, madırga, murçlar gümrükçüler için merak uyandırıcıdır. Taşla çalışan tüm Dünya heykeltıraşları, havaalanlarında en çok bagaj bekleyenlerdendir. Biraz esmer ve parka giymişseniz sizi terörist yerine koyanlar da çıkabilir. Taşla yoğrulan insanların pamuk gibi olduklarını da anlamakta gecikmezler.
Bazen büyük boyutlu taşların nakliyesi, istediğim dokuya uyması, ebatlanması uzun sürebilir, pahalı olabilir. Böyle zamanlarda ocak sahipleri sanattan desteklerini esirgemezler, Mustafa Ermaş bunlardan biridir.
Eserleriniz genelde nerelerde sergileniyor şu anda?
Türkiye, Arjantin, Hindistan, Japonya, Fransa, Yunanistan, Finlandiya’da meydanlarda, ayrıca müzeler ve özel koleksiyonlardalar.
En son Almanya’da “9 Köprü” kent içi heykel sergisi yapıldı. İngiltere,
Fransa, Almanya, Macaristan ve Portekiz gibi dokuz ülke sanatçısı kamyonlarla yapıtlarımızı naklettik ve belirlenen geniş bir cadde üzerinde yerleştirmelerimizi yaptık. Üç ay sonunda sadece bir sanatçının yapıtı şehirde kalıcı olarak sergilenecekti. Hessen Eyaleti’nin Cumhurbaşkanı ve Kültür Bakanı’nın da katıldığı keyifli bir açılış töreni yapıldı. Romalıların hamam olarak kullandığı yeraltı sularının birleştiği yerde. Bu suların kesiştiği noktaya heykelimi koydular. Çok mutlu oldum. Osmanlı çeşmesi, kadın ve erkek, soyut ve somut gibi. Farklı dinamikleri buluşturan heykelim, tahminimden farklı ancak bir o kadar da kendine özgü mekanında macerasına devam ediyor.
“Nilhan Sesalan yaşadığı topraklardan ilham alan ve bu kültürel mirasını evrensel bir boyuta aktaran bir heykeltraş. İstanbul’da yaşayan sanatçının işleri, Selçuklu ve Osmanlı camileri, medreseler ve mezartaşlarını içeren ve açık bir biçimde Anadolu’yu işaret eden sosyo-psikolojik, kültürel ve mimari öğeler taşıyor. Selçuklu ve Osmanlı sanatının tarihsel ve mimari unsurlarını ustalıkla harmanlıyor ve kullandığı soyut ve lirik anlatı üzerinden bunları kişisel ve sanatsal unsurlar ile birleştiriyor. Günümüzde neredeyse kaybolmak üzere olan Selçuklu taş işçiliği ve geometrisi onun modern perspektifi sayesinde yeniden canlanmaya başlıyor.
Sesalan, kariyeri boyunca farklı kültürler ve dinlerle ilişkili kavramları doğadan ilham alarak kullandı. İşlerinde görülen İslam sanatı referansları aslında onun dinler arası barış ve doğal uyum arayışının bir parçası olarak algılanmalıdır. Son çalışmalarından biri olan ve İsrail’de tamamladığı işi, onun bakış açısına iyi bir örnek niteliğindedir.
Sanatçı, ‘Doğuştan Yıldız’ isimli projesiyle İsrail’de gerçekleşen ‘Galilee’de bir taş’, Uluslararası Taş Heykel Sempozyumu’na davet edildi. Kültürlerarası ve dinler arası barışa ithaf edilen heykeli, kamusal bir alanda sergilendi.
Son çalışması Anadolu, doğaya ve yaşadığı toprakların çeşitli kültürlerine referanslar içeriyor. Ülkenin eşsiz yapısında çok güçlü bir unsur olarak öne çıkan Selçuklu sanatı, önce Sesalan’a, ardından işleriyle birlikte modern sanat dünyasına ulaşıyor.”
“Anadolu ismi ‘Analar Diyarı’ anlamına geliyor ve doğurganlık kavramına vurgu yapıyor. Tarihte çok çeşitli kültürlere ve göçlere ev sahipliği yapan bu topraklar için, içerisinde yeni bir yaşam saklayan yumurta, mükemmel bir sembol görevi görüyor. Sanatçı genellikle birçok farklı noktadan şiirsel bir biçimde ilham alıyor. Örneğin şiir yazarken zihninde bazı kelimeler beliriyor, bunlar diğer kelimeleri çağırıyor ve tüm bu süreç Sesalan’ın işlerindeki lirizmi oluşturuyor. Anadolu üstüne çalışırken aklında canlanan bazı sözler şöyle:
Anadolu, bir yumurta
Kibele…
Siyah: mürekkep; beyaz: kağıt
Geometri,
Taş.”
Arzu Taşçıoğlu
Heykelleriniz sizin bir varoluş açıklama şekliniz. Eserlerinizde ne anlatmak istiyorsunuz?
Yapıtlarımla anlatmaktan çok anlamak için sorular sorar, varlığıma yakınlaşırım.
Şu anki ve yakın gelecekteki çalışmalarınızdan biraz bahsedebilir misiniz?
Bu yaz çok yoğun çalıştım. Annem ve babam için “Telli Turnam” heykelini yaptım; hayat, turna, annem, babam ve ben aynı potada eridik. Marmara Adası’nda taş yontmak uzun zamandır hayalimdi. Gerçek oldu.
Yüksel Aksu’nun “İftarlık Gazoz” filminde sanat yönetmenliği yaptım. Hayatımın yedi ayını paylaştığım bu projede Berat Efe Parlar, Mirsad Herovic, Cem Yılmaz gibi kendi alanlarında olgunlaşmış kişilerle çalışma imkanı buldum. Kollektif zekanın varlığını hissedebileceğim bir disiplin sinema. Katkı sağladığım kadar bana kattıkları ile de kıymetli.
Sanat yönetmenliğini yaptığım “İftarlık Gazoz” filmi yaz sonu bitti. İki yıl süren araştırmalarımda Türkiye’nin Cumhuriyet tarihini ve Ege Bölgesi’nin etnoğrafik birikimini inceleme fırsatı buldum. Bir heykeltıraş olarak sinemanın kolektif zekası sosyal hayata bağışıklığımı arttıran bir aşı benim için.
Şu sıralar, biri taştan kent mobilyaları diğeri heykel sempozyumu organizasyonu için çalışıyorum. İlk düzenlediğim sempozyum 2008 yılında Didim’deydi, kamuya ait mekanlar için dünya heykeltıraşlarının yapıt üretmesini kıymetli buluyorum.
Ayrıca Kars’taki obsidyenler beni mıknatıs gibi kendine çekiyor. Sarıkamış’ta bir atölye kurulmuş, yöneticisine oradaki arkadaşlarla deneyimlerimi paylaşmak için bir workshop programı sundum, kabul ettiler. Mart’ın ilk haftalarında orada çalışmak çok keyifli olacak. Umarım onlar için de faydalı olur.
Bir yandan da “Ruh Eşleri” heykel çalışmalarım devam ediyor. Bu heykellerimi önce taştan yapıyorum sonra kalıbını alıyorum ve içine bronz döküyorum. Maddesi farklı, formları aynı yapıtlar çıkıyor ortaya. En son Contemporary Istanbul’da Kuad Galeri’nin sergilediği Discobolus üçlemesi bu seriye dahil oldu.
Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim.













